Skip to main content
search

Organizasyonlar büyüdükçe strateji ile operasyon arasındaki mesafe giderek açılıyor. Bu mesafeyi kapatan ise süreçler, raporlar ya da organizasyon şemaları olmuyor; orta kademe yöneticiler oluyor. Üst yönetimin kararlarını günlük uygulamalara dönüştüren, çalışanların sesini yönetime taşıyan ve kurum kültürünü iş yapış biçimlerinde görünür kılan bu rol, organizasyonların en kritik fakat en az konuşulan sorumluluklarını üstleniyor.

Öte yandan birçok kurumun, orta kademe yöneticilerini farkında olarak ya da olmayarak, “bir sonraki kademeye raporlayan kişiler” olarak görme hatasına düştüğüne çeşitli sektörlerde çokça rastlıyoruz. Oysa orta kademe yöneticiler aynı anda iki farklı dünyanın beklentisini omuzlarında taşıyor. Yukarıdan gelen hedefleri “inanarak” aşağıya anlatıyor; aşağıdan yükselen sorunları da “lisan-ı münasiple” yukarıya taşıyor. Hem kurumun elçisi hem de “emeğin ve emekçinin” sesi olurken, stratejiyi operasyona, kararı davranışa, hedefi de günlük işe dönüştürüyor.

Tam da bu nedenle organizasyonun görünmeyen yüklerini sırtlayan orta kademe yöneticilik, bir yönetim kademesinden ziyade organizasyonun en kritik denge noktalarından birine ya da fizik terimi ile izah etmek gerekirse ağırlık merkezine dönüşüyor. 

Stratejiyi Anlama Dönüştüren Katman

Steven Floyd ve Bill Wooldridge strateji yönetimi alanında yaptıkları çalışmalarda, orta kademe yöneticilerin stratejiyi sadece uygulamakla kalmadığını, aynı zamanda onu şekillendiren aktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Aslına çok açık bir gerçek var ki, üst yönetimin aldığı kararlar tek başına değer üretmiyor; çünkü strateji sürecini sadece üst yönetimle tasarlamak, kritik bilgi ve fırsatları gözden kaçırmak anlamına geliyor. İlave olarak alınan o kararların da çalışanlar tarafından anlaşılması, benimsenmesi ve günlük iş yapış biçimlerine dönüşmesi gerekiyor. İşte, organizasyonlarda bu dönüşümün en önemli taşıyıcısı ve stratejinin sahada yaşamasını sağlayan katman orta kademe yöneticiler oluyor.

Orta kademe yöneticiler stratejiyi yorumluyor, bulunduğu ekibin gerçekliğiyle ilişkilendiriyor, olası riskleri yukarıya taşıyor ve uygulamayı mümkün kılacak zemini hazırlıyor. Başka bir ifadeyle organizasyonun düşünce sistemi ile operasyonel gerçekliği arasında sürekli çeviri yapan bir rol üstleniyor.

Görünmeyen Yük, İş Yükünden Fazlası Oluyor

Orta kademe yöneticilerin taşıdığı yük yalnızca operasyonel sorumluluklardan oluşmuyor. Aynı zamanda önemli bir duygusal emek de gerektiriyor. Sosyolog Arlie Russell Hochschild’ın geliştirdiği Duygusal Emek (Emotional Labor) yaklaşımı, kişinin işi gereği yalnızca davranışlarını değil, duygularını da yönetmek zorunda kaldığını açıklıyor.

Orta kademe yönetici de çoğu zaman bu durumun tam merkezinde yer alıyor. Kendisinin de tam olarak benimsemediği bir kararı ekibine güven vererek anlatıyor. Üst yönetimin baskısını ekibine hissettirmemeye çalışırken, ekibin kaygısını da yukarıya kontrollü biçimde aktarıyor. Çatışmaları yatıştırıyor, motivasyonu koruyor ve belirsizlik dönemlerinde ekibin duygusal dengesini taşımaya çalışıyor. Fakat bu çabanın önemli bir bölümü performans göstergelerinde görünmüyor.

Kendilerinden Liderlik Beklentisi Artıyor, Kaynakları ise Aynı Hızla Artmıyor

Bugün kurumlar orta kademe yöneticilerden yalnızca operasyonu yönetmesini beklemiyor. Aynı zamanda koçluk yapmasını, çalışan geliştirmesini, geri bildirim kültürü oluşturmasını, psikolojik güven sağlamasını ve değişime liderlik etmesini de bekliyor. Ancak bu beklentiler artarken yöneticilerin sahip olduğu zaman, karar alanı ve kaynaklar aynı ölçüde genişlemiyor.

McKinsey’nin orta kademe yöneticiler üzerine yaptığı çalışmalar, yöneticilerin önemli bir bölümünün zamanını bürokratik süreçlere, raporlamalara ve operasyonel işlere ayırdığını gösteriyor. Araştırmada yöneticilerin %44’ü kurum içindeki bürokrasinin işlerini etkili biçimde yapmalarını zorlaştırdığını ifade ediyor. Liderlik yapması beklenen kişinin gününün önemli bölümünü sistemin yükünü taşıyarak geçirmesi, aslında birçok organizasyonun fark etmediği temel çelişkilerden biri oluyor.

Bu tabloyu Bakker ve Demerouti’nin geliştirdiği İş Talepleri–İş Kaynakları Modeli (Job Demands–Resources Model) de açıklıyor. Model, iş talepleri sürekli artarken kaynaklar aynı ölçüde artmıyorsa tükenmişlik riskinin yükseldiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla sorun her zaman yöneticinin dayanıklılığı olmuyor; çoğu zaman rolün tasarımı sürdürülebilir olmuyor.

Kurum Kültürü En Çok Orta Kademede Görünüyor

Hepimizin bildiği ama üstünde çok durmadığı bir gerçek var ki; kurum kültürü çoğu zaman vizyon sunumlarında ya da duvarlardaki değer ifadelerinde yaşamıyor. Çalışanlar adaleti görev dağılımında görüyor. Güveni yöneticisinin verdiği geri bildirimde hissediyor. Saygıyı toplantılardaki üslupta deneyimliyor. Bu nedenle kurum kültürü en görünür hâlini orta kademe yöneticilerin davranışlarında buluyor.

Harvard Business Review’da yayımlanan değerlendirmeler de çalışanların orta kademe yöneticileri organizasyonun “ahlaki pusulası” olarak gördüğünü vurguluyor. Çünkü çalışan açısından kurumun gerçek yüzü, sadece CEO’larının konuşmalarında orta çıkmıyor; doğrudan yöneticisinin günlük kararlarında görünür oluyor.

Ancak burada dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkıyor. Orta kademe yöneticiden ekibi için psikolojik güven oluşturması beklenirken, kendisi çoğu zaman aynı güveni üst yönetimle ilişkilerinde hissedemiyor. Böyle bir ortamda yönetici hem yukarıya hem aşağıya karşı aynı anda denge kurmaya çalışıyor. Görünmeyen yük tam da burada ağırlaşıyor.

Asıl Soru Yöneticiler Değil, Sistem

Orta kademe yöneticilerin daha stratejik düşünmesini, daha fazla inisiyatif almasını ve ekiplerini daha iyi geliştirmesini istemek elbette değerli. Ancak bundan önce şu soruyu sormak gerekiyor: 

Organizasyon, yöneticilerin gerçekten liderlik yapabileceği bir sistem tasarlıyor mu?

Gereksiz onay mekanizmaları, sürekli artan raporlamalar, belirsiz karar hakları ve operasyonel yoğunluk devam ederken haydi ekibe bir liderlik eğitimi verelim demek ve bunu hayata geçirmek tek başına beklenen etkiyi maalesef yaramıyor. Çünkü özellikle bu seviyede liderlik sadece bireysel yetkinliklerden oluşmuyor, aynı zamanda özellikle de içinde bulunduğumuz çağda kurumun da sorumlu olduğu organizasyonel bir tasarım meselesi haline geliyor.

Orta kademe yöneticiler kurumların stratejiyi hayata geçiren, kültürü yaşatan ve çalışan deneyimini şekillendiren temel aktörleri. Bu nedenle onları daha güçlü liderler hâline getirmenin önemi ve değeri kadar, daha sağlıklı sistemler içinde çalıştırmak da en önemli kurum performansı parametreleri arasında yer alıyor. Güçlü kurumlar tam da bu dengeyi kurabildikleri ölçüde sürdürülebilir başarıyı yakalıyor.

Kaynakça